HAZAR’DAN KUBAN’A NOGAY ELLERİ

 

 

HAZIRLAYAN : Muharrem YILMAZ

ANKARA - 2008

 

HIZLI ERİŞİM MENÜSÜ

 

HAZAR’DAN KUBAN’A NOGAYELLERİ

TEREKLİ MEKTEP

DÜĞÜN (TOY)

KÖYLERE (AVULLAR) GEZİLER

KART ATAY’DIN MEZAR DUASI

MERİNOS KOYUNLAR

KARAKAS AVULU

STAVROPOL’A GİDİŞ

APRAMTÖBE AVULU

NOKUSARTEZYEN AVULU

NOGAY DAVISI GAZETESİ

ALAKAY AVUL

ORAK AVUL

ACIKALA (KARTKEŞUV)

KIZIL TOGAY

TOKTAMIS AVULU

KAGLI (SÖRKAVUL)

ACI BİR HABER

KUNBATAR AVULU

MOHAÇKALE’YE GİDİŞ

NARBEK’İ ZİYARET

TÜRKİYE’YE DÖNÜŞ

 

HAZAR’DAN KUBAN’A NOGAYELLERİ

 

Konya Nogay Türkleri Derneği tarafından düzenlenen Kafkasya gezisi yazısını sayfada gördüğümde gideceğimize ben de inanmıyordum. Çünkü yıllardır bu tür gezilere niyetlenir fakat bir türlü hayata geçiremezdik. Bu da onlardan biri olacak diye beklerken, pasaport ve resimler istendi. Gönderdik. Bilet ve vize paraları da istenince işin ciddiyeti ortaya çıkmaya başladı. Gene de uçağa bininceye kadar bu işe inanamamıştım. Yıllardır özlemini çektiğimiz yerlere gitmek bu günlerde nasip olmuştu.

Gürcistan’da savaş vardı ve Dağıstan Gürcistan’la sınır komşusu idi. Bu önemli değil, asıl önemli olan bizim yıllardır niyetlendiğimiz bir şeyin bir aksilik çıkıp ertelenmesi canımızı sıkmıştı. Telefonlar ediliyor, ilgili yerlerle görüşülüyor, sorun yok…

Gideceğimiz gün hazırlıklarımız tamam. Biz Ankara’dan Ben (Muharrem YILMAZ) Ankara Dernek Bşk. Celalettin ERBAY, Hamza YILMAZ, Emre YILMAZ. Konya’dan Dernek Bşk. Abdurahman BERKCAN, Hasan BENLİ, Mehmet AKTAN, Eskişehir Dernek Bşk. Yavuz Mansur AKYOL sekiz kişi.

İstanbul’da Sabiha Gökçen Havaalanında buluştuk. Her şey hazır. Uçak bekliyoruz. 9.30’da uçacağımızı beklerken 23.55’de uçacağımızı öğrendik. Beklerken İstanbul’dan Necdet (ÖZEN) ağabey bizi yolcu etmeye geldi çok sevindik. Onunla biraz sohbet ettik, zaman geçirdik. Gelmek istediğini fakat sağlık sorunları olduğunu ata topraklara çok selam götürmemizi söyleyerek yanımızdan ayrıldı. Uçuş saatimiz geldi. Uçağa bindik. Dağıstan havayollarına ait uçak, bavul ticareti yapan kadınlar, yolcuların çoğunu bunlar oluşturuyor. Uçak tıklım tıkış ve oturakları daracık bir şey. İlk defa uçağa binmeme rağmen bana bile tuhaf geldi. Nihayet Uçabildik… Yaklaşık 2 saat 15 dakika havada kaldık. Mohaçkale’ye indiğimizde saat 2.30 civarındaydı. Pasaport geçişi oldukça yavaş yapılıyor. Bavul ticareti yapan kadınlar önde biz arkada saatlerce bekledikten sonra nihayet pasaport kontrolünden geçebildik. Bu arada geçen süre 5 saatti.

Bizi Terekli Mektebe götürecek minibüse bindiğimizde saat 8’e geliyordu. Şoför, bir görevli polis ve mihmandarımız Şamil. Şamil Konya’da okumuş Terekli Mektep Valiliğinde çalışan bir genç. Organizasyonda Onun emeği de var. Yolda bize sağı solu göstererek bilgiler veriyor. Yolumuz uzun yaklaşık 230 km. İlk dikkatimizi çeken her taraf dümdüz, bir tek tepecik bile yok yol boyunca da böyle. Yol tek şerit asfalt, idare eder durumda.

TEREKLİ MEKTEP

Dümdüz yollarda ilerlerken sağa sola merakla bakıyoruz ve “Burası Nogay mı?”, “Şurası Neresi?” gibi sorularla giderken sınırlardan geçiyoruz. Sınırlarda görevliler kimlik, pasaport kontrolü yapıp geçişlere öyle izin veriyorlar. Sınır derken, Dağıstan özerk cumhuriyet olduğu için yolumuz Çeçen sınırından geçiyormuş. Tekrar Nogay sınırına gelince bizi Nogay polisler karşıladı. Onları görünce biz çok tuhaf olduk tabi. Burada biraz oyalandık, Onlarla sohbet ettik. Tuvalet ihtiyacım için tuvalet bakınırken, bir polise;

-Tuvalet kayda? diye sordum. Sanki aynı köydenmişiz gibi,

-Mına anyakta. diye gösterdi.

İlk karşılaşmam bu değildi, yeri gelmişken; havaalanından çıkarken, beni biraz geç çıkarmışlardı, bizi karşılamaya gelenler arasına kimlerin olduğunu bilmiyordum. Çıkışta, merdivenlerden inerken, bizi karşılamaya gelen polis,

-Cıberdı me? dedi. Ben hem şaşırdım, hem de bizi karşılamaya gelenlerden birisi olduğunu anlayarak,

-Cıberdı, cıberdı. dedim.

Kendi Nogaylarımızın kontrolünde bir yere geldiğimiz için, hem kendimize güven gelmişti, hem de gururlanmıştık. Dağıstan’da bir Nogay sınır karakolunda güven içindeydik.

Neşeyle oradan ayrıldık.

Terekli Mektebe geldik. Valilik önünde durduk. Valilik binası, büyük bir park içinde. Parkın kapısı, kemerli bir taş duvar ile yapılmış. Süslü bir demir kapı. Kapının kemer kısmında, kartal ve atlı bir Nogay savaşçı figürü var.

Valilik binasına girdik. Bir masa etrafında oturduk. Şamil valinin yarın geleceğini, vali yardımcısı Necmeddin Bey’le muhatap olacağımızı söyledi. Tanışma ikramlar, dinlenme derken, Necmeddin Bey,

-As işeyık, sona tınşayırsınız. dedi.

Yemekten önce Terekli Mektep müzesini gezdik. Müze üç oda bir salon büyüklüğünde bir yer. Nogay giysiler, resimler, kitaplar, alet edevat, Nogay kahramanlar, şairler, ressamlar ve hayvancılık burada önemli olduğu için büyük bir merinos koç doldurulmuş olarak sergileniyor. Resimler çekildi, video görüntülerini aldık. Gezerken yanımızdakiler bize bilgiler verdi. Buradan muhtarlık binasına geçtik muhtardan çalışmalarla ilgili bilgiler aldık.

Yemek yiyeceğimiz yere yürüyerek gittik. Burası ev mi, lokanta mı anlayamadık. Sonradan lokanta olduğunu öğrendik.

Yemekte et ağırlıklı olmak üzere en az on çeşit vardı herhalde. Masada bol salata bol içecek meyve suyu, maden suyu vs. Nogayşay bile vardı. Koyunun kellesini pişirmişler bir tabakta getirip ikram ettiler. Bu da bir Nogay geleneği olduğu için en yaşlımız olan Mansur Bey bir parça aldı sonra bizler aldık. Yemekte içki de geldi fakat biz içmediğimiz için diğer günlerde masaya içki koydurmadılar. İçene de içmeyene de saygıları sonsuz. Yemek neşe içinde geçti. inkal yedik, kazan börek yedik, sorpa içtik. Yemekte kalkıp konuşma, hoş geldin deme adetleri var, Necmeddin Bey ve Murat Bey kalkıp bize hoşgeldin konuşması yaptılar. Bizden de Abdurahman abi konuştu.

“Tınşaymaga” Vali Yardımcısı Necmeddin Beyin evine gittik. Evin hanımı gayet nazik ve güler yüzlü, sekiz kişiyiz ve hepimize yatacak bir yer hazırlamış. İki-üç saat uyuduk. Kalktık duş almak isteyenler için içeride ve dışarıda duş yerleri var. Duş yeri ahşap kabin şeklinde yapılmış. Tuvaletlerde genelde ahşap kabinler şeklinde, yani kanalizasyon yok. Yemek hazırlanmış, yemeğimizi yiyip bir düğüne katılacağız.

DÜĞÜN (TOY)

Akşam düğün salonuna vardık, düğün başlamak üzere gelenler masalara oturuyor. Masaların üzeri yiyecek içeceklerle dolu. Aynı bizde olduğu gibi ortada oyun pisti, gelin damat yeri, müzik çalınan bir yer ve düğünü yöneten yetenekli bir kişi…

Modern bir Nogay düğünü. Gelin-damat geliyor, dansla başlıyor. Ara ara gelin ve damadın yakınları nasihat edici konuşmalar yapıyor, gelin ve damadı evliliğe hazırlıyorlar, müzik eşliğinde Kafkasya ya has oyunlar oynanıyor. Akrabalar gelini piste çıkarıp oynuyor, eline para sıkıştırıp gidiyorlar. Böyle bir adetleri var. Düğüne gelenler, bir bayan birde bay yazıcıya paralarını veriyor, (düğün hediyesi) onlarda birer deftere not alıyorlar. En az bin ruble (yaklaşık) verildiğini öğreniyoruz. Yakın olanlar beş bin veya daha fazla veya altın hediye ediyorlar. Bu arada rubleye manat diyorlar. Akşa diyenler de var. Yemek servisleri düğün sahibinin yakınları tarafından yapılıyor. Düğün bitene kadar servis sürüyor en az on-onbeş çeşit yiyecek gelmiştir herhalde. Bizi de anons ettiler. Abdurahman Abi ve Celalettin Dayım birer konuşma yaptılar. Oyunlarda Kafkas halkoyunları izleri varsa da Nogay oyunlarında genelde eller fazla havaya kaldırılmıyor, aşağıda ahenkli bir şekilde sallanıyor.

Eve dönüyoruz. Bizi yatıya (konakka) buranın veteriner başı olan Mavluddin götürüyor. Emre, Hamza ve Ben. Burada da misafirperverlik had safhada. Yatıyoruz.

Sabah kahvaltı hazırlanmış. Kahvaltıda bile et hazırlıyorlar. Kızartma haşlama şeklinde. Nogayşay eksik olmuyor. Çayı mutlaka kaymakla yapıyorlar, bizim gibi süt katmıyorlar ve süt katılan çayı çaydan saymıyorlar. Mavlu’nün (Mavluddin’e Mavlu diyorlar) iki kızı var biri evli diğeri bekâr. Evde olan kızı üniversite öğrencisi. Zaten çoğunlukla üniversite mezunu oluyorlar. En azından bizim tanıştıklarımız öyleydi.

KÖYLERE (AVULLAR) GEZİLER

Mavlu neşeli bir adam. Bizi valilik binasına getiriyor. Vali gelmiş, tanıştık. Adı Raşit, genç, dinamik… 40 yaşlarında, eski Dağıstan Başbakan Yardımcısı Narbek‘in oğlu olduğunu öğrendik. Vali bize buralara yatırım yapılmasını, hatta gelip yerleşilmesi gerektiğini anlattı.

<<< [Terekli Mektep Rayon Başkanı Raşit]

Programımızın nasıl olacağını konuştuk. İlk gideceğimiz yerler “ölükler” (mezarlıklar).

Edige Avul ve Tatlı Bulak Avullarının Mezarlıklarını dolaşıyoruz. Yollar toprak ve bakımsız. Mezarlarda ilk dikkati çeken her taşta mutlaka ayyıldız mevcut. İslam’ın ve Türklüğün sembolü olan ayyıldız, bizim bayrağımız olmadan da buralarda taşlara işlenmiş. Daha doğrusu yüreğimize, beynimize işlenmiş. Mezar taşları çok uzun, neredeyse insan boyunda ve taş işçiliği mükemmel denecek derecede. Süslü yazı ile Arapça yazılar var. Tarih, ölenin ismi gibi şeyler. Tabın-tamga olanlar mutlaka taşlara işlemişler, olmayalar da var. Bizim köylerin mezar taşlarına işlenen tabınları bir deftere çizip götürmüştüm, bunlarla uyuşanlar var fakat kimdir, nedir? Tam olarak bilmek ve anlamak çok zor. Atalarımız buralardan geçmişler ve kurdukları uygarlıklar tarihe mal olmuş.

Gezerken bir şey dikkatimi çekti; buradaki hemşerilerimiz mezara başları açık olarak kesinlikle girmiyorlar. Şapkaları yoksa en azından bir mendille başlarını kapatıyorlar. Mezarlara çok saygılı davranıyorlar. Dua ile girip, dua ile çıkıyorlar.

Bu mezardan çıkıp eski yerleşim yeri olan Beşterek Avulunun kurulduğu alana geldik. Avulun sadece yeri kalmış. Buradaki Nogayların Anadolu‘ya göç ettiklerini söylediler, kim bilir belki buraya gelen sekiz kişiden birilerinin ataları burada yaşamışlardı. Nogay sürgünü o kadar karmaşık olmuş ki genelden özele inmek oldukça zor. Yani, nokta adres tespit etmek çok zor olacak kanaatindeyim. Daha önce buraya Türkiye’den gelenler olduğunu ve buraya gelip ağlaştıklarını söylediler. Tabii ki buralara gelip ata topraklarımızı görüp gözlerimizin yaşarmaması mümkün değil. 82 yaşında bir atay mezara girerken dua okudu. Bize şarkılar söyledi. Dillerini anlamamak mümkün mü?

KART ATAY’DIN MEZAR DUASI

Hassatan Azal marhumalar,

Hassatan azal marhumatlar,

Yatkan yerleriniz yarık bolsun, ya Alla

Kunalarınız cengıl bolsun, ya Alla

İmanlarınız yoldas bolsun, ya Alla.

Onlar burada biz Anadolu’da 120–140 yıl ayrı kalmışız ve yıllar sonra komşu köye gelmiş gibiyiz. Bu da bizim duygularımızı kabartıyor.

Nariman Avul’a geldik. Burada köylüler okula toplanmış bizi bekliyorlar. Okulu gezdik öğrencilerin yaptıklar resimler, el işleri, ahşap işler çok güzeldi. Nogayca eğitim de alıyorlar.

Toplanan köylüler şiir, şın, şarkı söylediler, merak ettiklerini sordular biz cevapladık. Biz sorduk onlar cevapladı. Aynara Nurgişieva buralı şair ve ses sanatçısı. Sade bir köylü kızı gibi köylülerin arasından kalktı geldi, söylediği Nogayca şarkı hala kulaklarımda çınlıyor.

Tabday boldu kelıgım,

Kokırektı buzup vurdı yuregım.

Keldı kundu aylandırıp, yakşıga

Uyken suvum kışkey yaşavga

Keldın, oylandırdın,

Menım basımdı aylandırdın.

Endı yeller esse de,

Âdemler ne dese de,

Men yırlayman saga yırımdı.

Kundey bolup yalkıradı yıldızlar.

Irıdı de keşeden katkan buzlar.

Yansarayga aylandı, menım uyum.

Keldı kışkey yaşavga, uyken süyüm.

Keldın, oylandırdın,

Menım basımdı aylandırdın.

Endı yeller esse de,

Âdemler ne dese de,

Men yırlayman saga yırımdı.

<<< [Aynara NURGİŞİEVA]

Bu kız aynı zamanda şiir de yazıyormuş. Kitabını imzalayıp bize verdi. Yemek faslına geçildi. Anlatmaya gerek yok organizasyon mükemmel. Gene et başta olmak üzere kuş sütü eksik diyebilirim. Nogay gelenekleri her yerde aynı. Misafiri yemek yedirmeden evden çıkarmak ayıp sayılıyor. Okulun bayan öğretmenleri de hizmet ediyorlar. Masanın etrafında dönüp duruyorlar.

-Şay işesınız be? veya

-Orus şay ma? Nogay şay ma?

Normal çaya bizim gibi “seker şay” ya da “Orus şay” diyorlar. Misafire hizmet etmek, büyük keyif veya kendilerine bir onur olarak görüyorlar. Bu da onları daha da yüceltiyor.

Valiliğin yaptırdığı un fabrikasını gezdik. Bitme aşamasında. Fabrikayı Konya’dan getirip kuruyorlar. Buralarda bu tür şeyler oldukça az. Makineleşme, komünizmden sonra kendi hallerine terk edilince gerilemiş. Yeni yeni bir şeyler yapılmaya başlanıyor. Yatırım için uğraşmak çok zor ve külfetli. Dışarıdan malzeme desteği olsa gelişme çok daha hızlı olacak.

MERİNOS KOYUNLAR

Merinos koyun çiftliğine, çöle gideceğiz. Koyunların yetiştirildiği çiftliğe geldik. En iyi koyun yetiştirenlerin heykelleri dikilmiş. Batırler diyorlar bunlara. Batır sadece savaşıp savaş kazanan kişiler değil, çalışkan insanlara da, milletine faydalı olan kişilere de batır denmeli. Komünizm döneminde bu tür insanları ödüllendirmişler,  madalyalar vermişler, heykellerini dikmişler. Güçlerini, bilgilerini başka işlerde kullanmasınlar diye olsa gerek.

Koyunları görmek için yayılım yerine gideceğiz. Çöl gibi yerlerden geçerek yaklaşık 8–10 km. yol gittik, yollar kum etraf yavşan ve buna benzer otlarla kaplı. Koyunları olduğu alana geldik koyunlar otluyorlar. Merinos koyunlar. Daha çok yünü için besleniyorlar. Cins koyunlar. Çiftlik sahibi bize bilgi verdi. Sağ kulağına babasının numarası, sol kulağına anasının numarası yazılıyor cinsleri korunuyor.

Çoban atla geziniyordu. Ata binmek için izin istedim ve bindim. Bir tur attım. Bizimkiler de hemen, biz de binelim dediler. Onlar da ata binerek resim çektirdiler.

<<< [Çobanın atına bindik]

Çiftlik evinde bize gene sofralar hazırlanmış, yemek yedik, sorpa içtik. Zalimkan kobuzla şarkılar söyledi. Dinledik. “Nogay şay şarkısı” ve başka şarkılar söyledi güzel de konuşuyor çok hoşumuza gitti...

Bızım Nogaylar her zatta bar. Bırlık etbege kerek. Kımnın abrasına mınsen, onın yırın tınla. Bırlıktı bızbadan, halkı uşun yuregı avruytaan âdem kerek.

Mıne Sız mında tüz niyetben kelgensınız. Burıngı ata babalarınızdın yerlerın koreyık dep, adetlerın, yürgen yerlerin, otlakların, zatların… Bızım Karanogaylar 2–3 yüzyıl bolgan bır adetın de cok etgen yok. Kaytıp toy etgen, konak algan, kaytıp sıy etgen, barı zatın da saklap algan. Adetlerimiz kalgan.

<<< [Zalımkan]

İyttin kuyrugun kessen börü bolmaydı. Nogaydı kaytıp etsen de O Nogay man dep yuredı. dedi. Kobuzuna davrandı.

Ekı at yektım arbaga,

Sarı suvga barmaga.

Sarı suvdan kelgende,

Seni alıp kaytbaga.

Senın anan bar edı,

Ekı kozu kara edı,

Senı maga bermege,

Amanatı bar edı.

Mına bu yetsanlardın yırı. dedi. Raşit.

Menım toyda bır yır aytıbedın o kayday edı dedi.

Zalımkan, biraz düşündü. Boğazını temizlemek için öksürdü:

Onbes yasta ok yaldırgan zaman ay,

Onlap atka el kondurgan zaman ay.

Aldıngıday korkensız dep kok togay,

Koturunşu togay kop Nogay.

Heey Edige, Edige kerek Edige.

Sozlerın mıtkaman deyip başka bir şarkıya geçti. Bu da Şal Kıyız’den.

Şalkap bolmay, şan bolmaz,

Şaga da bolmay biy bolmaz.

Yaz kununde kıs bolmaz,

Yalgız söylep bas bolmaz.

Şagalamay yürük atlar yuvurmaz,

Şagalamay yürük atlar yuvursa,

Kardan salgan kala bolsa buz almaz.

Kartayganda yas bolmaz,

Kıyın bolmay tınıs bolmaz.

Dağıstan çok düzlük bir yer. Mohaçkale’den Terekli Mekteb’e kadar her yer dümdüz demiştik ya, buradaki otlaklar biraz dalgalı arazi ot bol. Yavşan bol. Koyunların etleri bu yüzden lezzetli oluyor. Fakat toprak yerine çöl kumu çoğunlukta, bazen tamamen kum yollarda ilerlemek durumunda kalıyoruz. Sohbet ve yemek bitti. Geri döndük.

Sabah tekrar Valilik önünde toplanıyoruz. Terekli Mektep tiyatrosu bize oyunlarından bir “kesek” sundu. Oyunun tamamı Nogayca ve oyuncuların hepsi Nogay. Oyun çok hoşumuza gitti. Oyunun adı “Kaynana”, gelin-kaynana ilişkisini anlatan komik bir oyun. Oyunun sonunda oyunculardan bir erkek sanatçı Şorabatır’dan bölümler okudu. Narbike bize tiyatro hakkında bilgiler verdi. Yangın geçirmiş ve inşaat devam ediyor. Yangının izleri hala görülebiliyor. Karakas Avulına gideceğiz dendi. Yola çıktık.

KARAKAS AVULU

Köye geldik. Köy büyük. Bir cami inşaatının önünde duruyoruz. İnşaatı gezerken köylüler gelmeye başladı. Muhtar, imam, Yaşlı, genç toplandılar. İnşaat hakkında bilgiler aldık. Yardım az olduğu için inşaatın yavaş ilerlediğini söylediler. Aslında bir kampanya düzenlense Türkiye’den de yardım gönderilse çok güzel olur. Buradaki kardeşlerimiz, Nogaylarımız dini konulara aç, dini bilgisi olan kişi sayısı oldukça az. İslam’a başka gözle bakan insanlar var. Aynı zamanda radikal İslamcılardan etkilenenler olduğu söyleniyor. Camide yaşlı teyze ve amca “diyar” dedikleri şarkılardan söylediler. “şın” söylediler. Teyze “bozlav” ayttı. Bozlav, ölülerin arkasından kadınların, genelde doğaçlama söyledikleri ağıt.

Kazgerey Ata:

Kırdan tavup men keldım,

Atlı şavup diyar.

Kalay aruv aytasın,

Ebın tavup diyar.

Sızın üymen bızım üy,

Arada şolpaş diyar.

Kışkırmaga iyalsan,

Kolundu bılga diyar.

Ayye:

Oynaganım kulgenım,

Basar esge diyar.

Ekı aylanıp bır kelmez,

Yas onbesge diyar.

Ay aynadın yarıgı,

Toy bolsaken diyar.

Kuru toydan ne payda,

Şın bolsaken diyar.

Akba senın kıygenın,

Kokbe senın kıygenın.

Oynamasın kulmessın,

Yokba senın suygenın.

Kazgerey Atay:

Men yanına kelgende,

Kulumsurep turasın.

Men bır sözler aytkanda,

Baska sözge burasın.

Dararayray dararay, dararayray dararay.

Kalay aman boladı,

Yalgız bolsan yaşavda.

Yuregın aruv yayraydı,

Bırev bolsa yanında.

Derken ayye’yi gösteriyor, gülüşmeler oluyor. Ayye’de az değil yaman kart, neteyim men senı, diyor.

Bunun üzerine Kazgerey Ata:

Men tamaşa bolaman,

Koydan şıkkan karınga.

Ozum bolsam yaman kart,

Işım tolu sarınga.

diye cevap verince, gene gülüşüyoruz. Kazgerey Ata açılmaya başladı:

Yırımdı yırtıgı bolsa,

Yasıl cıppen yamarman.

Bu yırlarım yaramasa,

Baskaların yırlarman.

Ayye de:

Ne Karaysın kozume,

Maga tagıl sen tuvul.

Menım yarım şetellerde,

Santulgaşta kem tuvul.

Kazgerey Atay:

O uşade bır keme,

Menım kemem tuvu eken.

Ak tastarlı uyken kurkta,

Menım  tenım tuvu eken.

Ayye:

Aktadım baradı dep,

Toktadım keledı dep.

Senın esıne kelmesın,

Menı şın eledı dep.

Kazgerey Atay:

Aklarda bar koklerde,

Yıren baskalarda bar.

Sen kelmesen kop tuvul,

Senden baksalar da bar.

Ayye, bar bosa alavıy, kordun me? diyor. Kazgerey Atay, yırlayım diyor:

Aman desem aman saga ne deyım,

İnanmaysın sende bolsa yuregım,

Alıp berıp onu kımge bolama,

İnanmay dep sende dese yuregım,

Senden alıp onu kımge bereyim.

Alıp berıp onu kımge bolama,

Yade bosa yürek tasba kalama.

Yade bosa yıdrıkşaplı yürekti,

Yüz adamga paylamaga bolama.

Yürek berıp yürek alıp kımım bar,

Kısım barma senı koyup bermege.

Eger suysen sen kısıge karama,

Nege dosum tuz kuyasın yarama.

Sen tuz salsan ok atarman kım sala,

Sen almagan ay Konglumdu kım ala.

Oylasıp et etgen ısındı dosum,

Oysuz etsen ayagına şırmalar.

<<< [Şın ve yır aytgan ata mınan ayye]

Ayye; bu yoşup bola yatır, yasarıp bola yatır, diye espriyi patlatıyor. Kazgerey Atay devam ediyor:

Ekı gozum ımtıladı toktavsız,

Yarık kunde senın taza yuzune.

Eger senı men suyemen oylavsız,

Peşın yavap sosu menım sozume.

Eger senı korgen yerde katalıp,

Tastay katıp tayalmayman yanında,

Suygenındı soramaga uyalıp.

Men kalaman keşelerde yukumdan.

Ayye bozlav söylüyor, söylerken kaybettiği çocuğu aklına geliyor. Oldukça hüzünleniyor. Gene de latife yapmadan edemiyor. Alla kımsege korsetbesın, endı mınavday kartlarga salam da bermeymen. diyerek bitiriyor.

Muhtar Resul’ün evine gidiyoruz. Evin önüne uzunca bir masa kurulmuş. Yemekler gelinceye kadar sohbet faslı oldukça keyifli oluyor. Herkes merakla birbirine bir şeyler soruyor. Muhtarın babası hastaymış, yatağa mahkûm. Bizi O da merak etmiş, yanına gittik biraz hal hatır sorduk. Memnuniyeti gözlerinden okunuyordu. Ve yemek, gene her şey sofrada burada koyunu bir kuyu kazarak içine koyup pişirdikleri yöntem olan “kureley” yapmışlar çok lezzetli olmuş haliyle. Yemek için fazla bir şey söylemeye gerek yok. Geleneksel Nogay adetleri gereği, kuş sütü eksik desem yeterli olur herhalde. Yemek yerken, bir amca:

Buyurunuz konaklar, sıpırtınız bızımkıler. degen söz sızde bar ma? diye soruyor. Biz de gülüşüyoruz.

Yemek yediğimiz çatala “sıs” diyorlar. Çok alçak gönüllü ve kibar davranıyorlar. Bu kadar misafirperverlik bizi rahatsız ediyor. Ezilmek adına diyorum, yani bu kadar hürmet altında ezildiğimizi hissediyoruz. Ama onlar adına çok seviniyoruz. Gelenek, görenek ve ananelerini unutmamışlar. Bunca sene ezilmişler, horlanmışlar ve asaletlerinden, Nogaylıklarından hiçbir şey kaybetmemişler. Şu üç günlük dünyada her şeye rağmen; saflığın, temizliğin, insanlığın abidesi olarak buralarda yaşıyorlar. Buralara geldiğimiz için kendimizi şanslı sayıyorum. Daha önceden gelebilip, akrabalarımızı da bulabilseydik ne kadar güzel olurdu. Ama kime baksam ya akrabam, ya da yakınımmış gibi geliyor. Bu da bize teselli oluyor en azından.

Köyün mezarına gittik. Mezarlık giriş kapısında bizi gene ayyıldız karşıladı. Gene tabınlar, gene mükemmel işçiliği olan mezar taşları. Kuru otların arasında gezerken, bir sürü çil keklik havalandı arkalarından bakakaldım ve biran köyümüzün mezarlığında sandım kendimi. Uzun mezar taşları olmasa kendime gelemeyecektim. Vali yardımcımız Necmeddin beyin ailesinin mezarları da buradaymış, Onlara da Fatiha okuduk. Yeni mezarların baş taşlarında Kiril alfabesi yazılar ve ölenin resmi de konuyor. Bu Ruslardan geçen bir gelenek olsa gerek. Eski mezar taşlarının üzerinde, Arapça yazı, ayyıldız, tabın-tamga dışında bazılarında makas, tesbih, ibrik, topuklu ayakkabı oyulmuş. Ölenin kimliği, mesleği, durumunu anlatan işaretler olsa gerek. Mezar taşlarına “bastas”, “sın tas”, “bas kazık” gibi isimler veriliyor. Hepsini de kullanıyorlar.

Tekrar Terekli Mekteb’e dönüyoruz. Valiliğin önündeki parkta dinleniyoruz. Buranın yaşlılarından olan Balbek diye bir amcanın evine gidiyoruz. Balbek Ata bize eskilerden anlatıyor. Bu arada Balbek Atanın gözleri görmüyor, görme özürlü. Anlattıkları Nogaylarla ilgili şeyler. Tarihi sıralama olmadığı için bir baştan bir sondan epeyce anlattı. Teşekkür edip ayrılıyoruz. Oraya yakın bir evi göstererek, “Kadriye”nin evi burası diyorlar. Kadriye genç yaşta öldürülmüş bir Nogay bayan şair. Buralarda kadriye’den bahsederken saygı ile bahsediliyor. Bu tür kişilere çok önem veriyorlar.

Bugün de dolar bozduramadık. Kontör alamadık, telefon edemedik ve hiçbir alışveriş yapamadık. Ya çarşı açılmamış oluyor ya da geç geldiğimiz için kapanmış oluyor. Veya buradakiler bize para harcatmamak için böyle söylüyorlar. Çünkü bir şey istediğimizde, hemen bulup getiriyorlar. Ev sahibi olarak misafire para harcatmak istemiyorlar gibi bir hisse kapılmaya başladım.

Konak bayımız Mavlü’nün evine gidiyoruz. Biraz dinleniyoruz. Yatsı namazı yaklaşıyor. Cami yakın olduğu için, camiye gidelim diyoruz. Ben, Emre, Hamza camiye gidiyoruz. Camide üç genç namaz kılıyorlar. Bizde kıldık. Namaz kılarken müezzin de geldi. Namaz bitti. Gençlerle ve müezzinle tanıştık. Müezzin bizi medrese dedikleri yere götürdü. İmam ve diğer gençlerle tanıştık, öğrenciler yaz tatilinde olduklarından onları göremedik. Aralarında Avar olanlar da var. Avarlara “Tavlı” diyorlar. Din birliği Avar ve Nogayları birleştirmiş. Türkiye’de okuyan bir genci getiriyorlar. Genç bize tercümanlık edecek güya ama biz söylediklerinin neredeyse tamamını anlıyoruz. Onlar, Rusça biz Türkçe katmadığımız sürece problem yok.

Evler ve sokak araları çok düzenli yapılmış. Ama yol yok, ara yollar çok bozuk, arabalar çukurlara bir giriyor bir çıkıyor. Doğalgaz boruları yerüstü tesisatı olarak döşenmiş. Tesisatın önüne yol veya herhangi bir engel geldiğinde köprü gibi üstten aşırmışlar, yeraltından değil. Gaz ucuz elektrik ucuz. Sularına pek alışamadık ama evlerde sular akıyor. Benzin yaklaşık 1 dolar civarında. Gece sokaklarda yatan ineklerle karılaşabilirsiniz.

STAVROPOL’A GİDİŞ

Bu sabah yola çıkıyoruz. Başka yerleri de görmek üzere, Stavropol ve Karaçay Çerkez Cumhuriyetlerine gideceğiz. Ev sahibemiz bize laksa şorbası, tavuk eti ve salatadan oluşan kahvaltı hazırlamış. Kahvaltı ettik. Hazırlandık. Yola çıkacağımız için bavullarımızı da yanımıza aldık. Valiliğe geldik. Bavulları bizi götürecek olan minibüse yerleştirdik. Tam yola çıkarken Türkiye’den olduğunu söyleyen bir genç ve Nogay eşi geldi. Bizim geldiğimizi duymuş. Onunla ve eşiyle ayaküstü sohbet ettik, Samsun’lu olduğunu ve Moskova’da çalıştığını söyledi. Terekli’den evlenmiş.

Yola çıkarken bizi uzun yola çıkıyormuş gibi uğurladılar. Gerçi yolumuz da pek kısa sayılmazdı. Terekli ile Karaçay Çerkez arası 400–450 km. imiş. Yanımıza su aldık, hava sıcak. Pek de düzgün olmayan yollardan Stavropol sınırına doğru yola çıktık.

Minibüsün şoförü, bir poliste yanımıza sivil olarak bindi. Yolda Zalimkan da bize katıldı.

Epey bir yolculuktan sonra sınıra geldik.

APRAMTÖBE AVULU

Sınırda bizi Apramtöbe köylüleri karşıladılar. Pasaport kontrolü gene oldukça yavaş yapıldı. Sınırı geçtik. Apramtöbe avuluna geldik. Bizi grup köylü burada bekliyordu. Mescitlerini gezdik. Çok güzel camiler yapmışlar minareleri bizim alışık olduğumuz minareler gibi değil, ama üstlerindeki alem ve ayyıldızı görünce yüreğimiz kabarıyor. Köylülerle resim çektiriyoruz. Sohbet ediyoruz. Bir köylü yanıma yaklaştı.

Mına navdı Şaklıyız aytgan:

Karangıda tuvgan edim, tangdır dep,

Tan şolpanga karadım men, aydır dep,

Tengızlerge kırgen edım, saydır dep,

Dongız etın kapkan edım, maydır dep,

Mırza gızın algan edım, baydır dep.

Bal ayaktan şay işgen edım, baldır dep,

Tav biyedi yıkkan edım, taydır dep,

Nogay’ıma yır şıgardım, paydır dep.

Bir evde yemek hazırlanmış, güya hafif şeyler olacaktı, masa donatılmış. Atıştırdık.

Buradan oldukça hızlı geçmemiz lazım. İlerideki köylüler bizi yollarda bekliyorlarmış. Ama gene de oyalanmamak mümkün değil.

Köyü gezerken köylülerin arabalarına bindik. İkişer, üçer dağınık olarak bindik.  Hamza ve beni arabasına alan Alıbek adında genç bir köylü, yanında da onun yaşlarında adının Bahavdin olduğunu öğrendiğimiz bir genç daha var. Bizi diğer köye kadar götürüp, uğurlayıp gelecekler. Yollar stabilize ve engebeli, bu yollarda 100-110 km. hızla kullanıyor arabayı.

Yola çıkmadan köyün ilköğretim okulunu ve kreşini geziyoruz. Kreşe “bala bavı” diyorlar.

Kreşte hepsi bayan öğretmenlerden oluşan bir grup karşılıyor bizi. Çok neşeli bir grup… Tanışma faslından sonra kreşi gezdik. Çok düzenli yapılmış bir yer çocuklar için her şey düşünülmüş. Eğitim Rusça fakat Nogay gelenek görenek öğretiyorlar. Kamera ile çekim yaparken, bayan öğretmenlerden biri,

-Aruv karanız belkı bırev tabarsınız o yakta, diye espri yapıyor, diğerleri gülüşüyorlar.

Buradan da neşe içinde ayrılıyoruz. Alıbek gene süratli. Yolda giderken anlatıyor:

–Biyday şaşaman, aldıgımızdakı senege, biydaydı şaşıp acıge baryakban.

Çiftçilik yapıyormuş. Geniş arazileri varmış. Durumu oldukça iyiye benziyor. Bu arada bindiğimiz araba Chavorlet Cip. Bu taraflarda, Arazi biraz daha çiftçilik yapmaya müsait. Hem hayvancılık hem de çiftçilikle uğraşıyorlar.

Diğer köylülerin bulunduğu bir alana geliyoruz. Büyük bir kalabalık bizi bekliyor. Büyük bir meydana otağ gibi bir çadır kurulmuş. Uzunca bir masa hazırlanmış, masanın üstü meyve, içecek, yiyecek ne varsa doldurmuşlar. Çok da düzenli…

Köylüler sıraya geçmiş bekliyorlar. Başlarında Zavurbek. Buranın en zengin kişisi… Aynı zamanda, kooperatif gibi bir birliğin başkanı. Köylüleri tanıtmaya başlıyor. Önce yaşlılar, sonra yetkili kişiler. Değişik arabalarla geldiğimiz için bir grubumuz daha gelmemişti. Bunu söylediğimizde. –Keler olarda keler. Mına nav bızım yas ükenımız Orazalı 78’nşı yasında, er kun tangla 7 km. koşuna baradı koşunnan, 7 km. kaytıp keledı yayav. diyerek esprili bir başlangıç yapıyor. İsimleri sayıyor...

–Mınav Arslan, imam. Mırtazalı, bu bızım avıldın mollası Batırbek, Bu bızım yırlavşımız da biyitetanımaz da Biytulla. Bu bızım Rayon Başkanı Agalı. Bu Saparalı avuldasımız. Bu rayonda tavuk kustun basüykenı diyor. Gülüşüyorlar.

–Bu mal dokturumuz. Bu, Allabermesın, Nogaylar kışkey boladı dıydıler, Nogaylar üyken de boladı (adam bir hayli irice) Tavşanbek. Bu bızım zanitatlar barda onun bası Rasul. Bu yas üken koyşumuz Resulla, koydan neden anglaydı. Mıne Turklerdın bası İstanbulov Amırkan diyerek birini gösteriyor. O da,

-Memmen diyor.

Biz de kendimizi tanıttık. Tanışma bitti. Karışık sohbet başladı. Köylülerle konuşurken, Nogaycayı düzgün konuşursak, hayran hayran Taptaza Nogayşa söyleydı.  diye hayranlıklarını dile getiriyorlar ve bu çok hoşlarına gidiyor. “Tazasuv”, “Taza söyleydı”. Temiz, saf anlamında kullanılan bir terim. Bu terim bizim de çok hoşumuza gidiyor.

Yemek hazır. Masalara geçiyoruz. Yemek yerken, köylüler kalkıp konuşmalar yapıyorlar.

Oturanlardan birisi,

-Konaklar bızde bır Mırtazalı Akay, bır avuş soz aytayım dıydı, diye başlattı.

Mırtazalı Akay, ana tılım, Nogay tılım diye bir dörtlük söylüyor.

Oturanlardan diğer birisi;

-Ne şıksa yetsanlardan şıgar. diyor, alkışlıyorlar. Sonra,

-Yemboyuklarman Yetişkullar ne zat bıledı, diye devam ediyor. Gülüşüyorlar.

Diğer bir köylü olan Biytulla;

Ayt desenız aytarman,

Bılgen yırımdı ayaman,

Sız menı koş korgende,

Men yırımdı yırlayman.

So yırlarımdın ışınde,

Nogaylarımdı maktayman.

Tavşan Akay da:

Koy kelır kozı mınan,

Ayagın tozu mınan

Ekı suygen ayrılır,

Duşbannın sozu mınen.

Yakşa yerden suv aldım,

Akılay kumganıman.

Kaygımızdı kımga tınglav,

Indemey turganıman.

Kılcarımdan kan tamlar,

Koydun semızın soysam.

Papagım cavluk bolsun,

Senı özlege koysam.

<<< [Kureley]

Konuşmalar, yemek derken Zavurbek araya girip, yaptıkları kuzu gömme gibi bir yemek çeşidi olan “kureley”den bahsediyor. Burada da yapmışlar. Karakas Avulda yemiştik. Kureley geliyor. Parçalanıp masaya koyuyorlar. Onu da “sıpırttık”.

Kurdukları çadırı inceliyoruz. İçine “tör” dedikleri bir kanepe yerleştirmişler. Kanepe, üçlü koltuk büyüklüğünde ama oturma yeri iki kişilik bir yatak kadar büyük. Üstüne çıkılarak bağdaş kurup oturuyorsunuz.

Biraz daha gezindik. Çaylar hazırlanmış. Çayla birlikte, bizim pasta börek maylı kalakayın bir çeşidi olan katlama koymuşlar başka yiyecekler de var. Daha şimdi masadan kalktık. Yok, yiyeceksiniz diyorlar. Çayları da içiyoruz.

Çayları içtikten sonra Zavurbek‘in inek çiftliğini ve buğday ambarlarını geziyoruz. Çiftlikte 400 baş inek varmış, süt inekleri, bize burada soğuk süt ikram ediyorlar, tadı hala damağımda diyebilirim. Zavurbek koyun da besliyormuş, koyunların sayısı da bir hayli var. Buğday ambarları devasa 7.500 ton buğday olduğunu söylediler. Bu işleri yapmak için 400 kişi çalıştırıyormuş.

Bizi buraya getiren diğer köylülerle vedalaşıp (Alıbek ve Bahavdin) dinleneceğimiz ve akşam kalacağımız eve geliyoruz.

NOKUSARTEZYEN AVULU

Resul’ün ve onun bacanağının evine geldik, çantalarımızı yatacağımız odalara yerleştirdik. Duş aldık. Biraz dinlendikten sonra, bir masa başında sohbet başladı. Hemen kavun, karpuz kestiler. Biraz sonra yemek hazır dediler. Daha yediklerimizi sindirememiştik.

Yemekten sonra Zavurbek geldi masa başı sohbete devam. Gece saat 1’e kadar konuşuldu.

Neler yapılabilir, ticaret yapabilir miyiz? Kız alıp kız verebilir miyiz? Nogaylık ve karşılıklı iki halkı nasıl bir araya getirebiliriz? veya en azından birbirinden haberdar hale getirebiliriz gibi konuşmalar yapıldı. Geç vakitte, yorgun ama içimiz kıpır kıpır bir şeyler hissederek, ne olduğunu anlamak ve anlatmak çok zor. Yattık. Gece herhalde çoğumuz rüyasında, Nogay çöllerinde,  uçsuz bucaksız bozkırda, dörtnala at koştururken görmüşlerdir kendilerini.

Sabah kalktığımızda ev ve aşane ile arasındaki boşluktaki masada kahvaltının hazırlanmış olduğunu gördük. Kahvaltımızı yaptık. Buranın mezarlığına Celal Dayım ve Emre gittiler. Tabın-tamga durumlarını onlar inceleyeceklerdi. Biz de hazırlandık ve minibüsümüze binmeye başladık. Vedalaşma faslından sonra yola koyulduk. Zavurbek ve bir kişi daha bizi yola kadar uğurlamaya geldiler. Biraz daha gidince durduk. Zavurbek’le de vedalaştık. Tam minibüs hareket edeceği sırada Zavurbek, açık olan camdan, –Nogaylığınızdı mıtbanız! diye bağırdı. Nogaylığımızdı mıtsaydık buralarda ne işimiz vardı? diye geçirdim içimden.

Karaçay-Çerkez’e doğru yola koyulduk. Biraz ilerledikçe hafiften dağlık alanlar görülmeye başlandı. Tarlalar ve ekim alanları çok büyük. Bir ucundan diğer ucu görülmeyecek derecede. Buralarda petrol de çıkıyormuş. Su ve yeşillik bollaşmaya başladı.

Stavropol Karaçay-Çerkez sınırına geldiğimizde saat 14.00 olmuştu. Geçiş noktasına geldik. Kontrol için pasaportlarımız toplandı. Beklemeye başladık. Sıkıcı dakikalar geçmek bilmiyor. Beklerken, arkamızda duran arabada bir bayan telefonla konuşuyor. Sesi bize kadar geliyordu. Ve konuştuklarını anlıyordum. Çünkü Nogayca konuşuyordu. Yanına gittim.

–Nogaysınız ba? dedim. O da,

-Karaşayman. dedi.

Bu sınırda tabii ki Karaçay olacaktı. Ama bir Karaçay’la bir Nogay ta buralarda bu kadar rahat anlaşabilir miydi? Benim garibime giden buydu. Bir hayli bekledikten sonra, pasaportlar geldi. Yola devam ettik. Bekleme sırasında zaman kaybettiğimiz için, Kanglı Avuluna uğramaktan vazgeçtik. Karaçay-Çerkez’e geç kalacaktık. Dönüşte uğramak üzere, Kanglı Avuluna uğramaktan vazgeçtik. Dönüşte uğramak üzere direk Karaçay-Çerkez’e doğru yola koyulduk. Az sonra Karaçay-Çerkez sınırına geldik. Bizim ekip sınırı görünce gene tırstı. Çünkü öbür sınırda bir hayli beklemiştik. Burada bekleme olmadan geçtik.

NOGAY DAVISI GAZETESİ

Karaçay-Çerkez’in Başkenti Çerkessk’e geldik. İlk durağımız “Nogay Davısı” gazetesi. Bizi Prof. Ramazan KEREYTOV ve Alimırza MATAKAYEV karşıladılar. Sıcak karşılamadan sonra, gazeteye çıktık. Çalışanlar ve Nogay TV’si bizi bekliyormuş. Masaya oturduk hemen çekimlere başladılar. Çekimleri daha önce Türkiye’ye gelen Alimat yapıyor. İçimizden bir iki kişiyi de röportaj için başka odalara aldılar. Alimırza ve Ramazan KEREYTOV konuşmalar yaptılar. Zalımkan kısa bir konuşma yaptı. Sözü Abdurahman abiye verdi O da bizleri tanıttı. Ne amaçla geldiğimizi söyledi. Buna göre program yaptılar. Burada da Nogay Rayonu kurulacakmış ve Rayon Başkanı seçilecekmiş. Buna sevindik.

–Bızım Rayon keliyik yıldın basında kulluk etıp baslıyak.

Burada 15 bin’e yakın Nogay yaşıyormuş. dediler.

<<< [Ramazan KEREYTOV kitabını tanıtıyor]

Ramazan KEREYTOV da;

-Men Alakay Avuldan man, Erkın Halk dep de aytadılar. Bız 95’nşı yılda onda bardık. Agın, Seker, Karakura uş koyge bardık. Kelgende maga soraydılar;

-Onda kaytıp söyleydıler? –Bızde Avulda, Pışeler kaytıp soylep turadılar, kabarlasıp. Onda da bılay söyleydıler. –Uşun ma? -Uşun.

-Kanımız, Tamırımız tartıp turadı. -Koban Nogay dep mında turganlarga aytadılar.

Burada yaşayan halklardan bahsetti. Tarihi bilgiler verdi:

-18’nşı-19’nşu ömurde, Türkiye’ge baska yerlerge ketken Nogaylardın kaytıp ketkenlerın, tızbezi yazılıp turadı.

-Elbette bılesız bızge, barmaga kelmege, bek zor bolatagan edı. Endı baramız, kelemız şukur dıymız. Barganımızga kelgenımızge bek kuvanamız. Savbolunuz, barganınızga kelgenınızge. Alla sızdı ar zaman ıyılıkke yurgutsun.

Kitabını gösterdi, tamgalarla ilgili Konya da (Köstengil’ de) bir mezar taşı resmini kitabına koymuş. 1988 yılında çekilmiş bir resim.

KEREYTOV devam ediyor;

-Bız tamgaga bek baymız, barı zatta da baymız. Tılden baymız, asımız bek bay, besbarmak, kaygana, kuvurdak…

-Endıgı taa da uyken kıtabımdı şıgarıyakban “Nogaylar” dep. Orusca. Biraz daha adet, gelenek, göreneklerden konuştu.

Biraz sonra Bakan Valeri KAZAKOV geldi. Onunla da hoş beş edildi. Bu arada hemen kahvaltı türü bir şeyler hazırlamışlar, onları atıştırırken Bakan Valeri KAZAKOV’u dinledik. Bakan Valeri, Çok hoşsohbet bir adam. Gazete için resim de çekildi. Biraz daha bekledikten sonra, bizi otele getirdiler. Otelin adı “Çerkessk” otel. İki kişilik odalarda kalacağız. Bana horlamayan biri düşer inşallah… Odalarımıza yerleştik. Duş aldık. Akşam 7.00’de yemek yemek üzere yola çıktık. Yanımızda Bakan Valeri ve Ramazan KEREYTOV var. Minibüsle bir hayli gittikten sonra, yemek yiyeceğimiz yere geldik. Buranın adı “Kafe Bar”. Bir benzinliğin içinde… Benzinliğin üst örtüsünde ve Kafe barın tabelasında kanatlı kurt resmi var. Yani “kok böru”. Bu bizi bir hayli şaşırttı ve duygulandırdı. Önünde resim çektirenler oldu. Lokantaya girdik yemek ve sohbet 12.30’a kadar sürdü.

Yemek yedikten sonra Bakan Valeri;

-Er yıgıt yarlı boldu dep Onu da kem korme, yarlıkka septı dep baydın gızın almanız dep, argımak arıp boldu dep ayvandı kunan tuyge bersenız dep, baydın kızın alsanız degen, balaban kustun, alşavus bası yav şapsa degen, sol baylardın kızından yav kaytargan er tuvmaz degen.

-Bızde argımagımız arık bolupturu. Bız de yarlımız dep, bırımız Urus‘ta, bırımız Turk’te.

-Bızde Nav taktan tumaladı dep, Nav yarlı boldu dep korlaymız. –Mılletımız şaşılgan.

-Sonday kızlar kerek, yav kaytargan er tuvataan.

<<< [Bakan  Valeri KAZAKOV]

-Yaslar kız algan zamanda, mılletın, adetın bılgen, suygen. Adetın, yolun ıslagan sonday kızlar almaga kerek. Sen Anam bolyaksın, sen ayyesı bolyaksın tukumumdun. dep almaga kerek.

-Mustafa ALTINTAŞ, mından barganlarga kop yardım etedı, bır problem bolsa, onu barıp tabadılar. Dagıstan’dan da mından da kım barsa yardım etedı.

-Bızdı, Edıgeden son cıynalgan dep aytadılar, 13’nşu omurden son. Bazı kıtaplarda Nuk-Ay Nuk Payhambardan kelgen dep aytadılar. Nogay Nuk Payhambardan kelgen bolsa eş yoyulgan yok.

-Yırmıbırınşı omurde, Nogaylar koterılıyıkler. Nogaylar ozlerın kotermese, baskaları koterıyık.

-Men Orus’ban, Çin’men de yuremen bızdı koterıyıkler. Tamırımız kuşlu.

Bakan Valeri konuştukça konuşuyor. Biz dinliyoruz, anlıyoruz ve saatler geçmesine rağmen sıkılmıyoruz.

Zalımkan saatin epey ilerlediğini hatırlatmak için; -Bolduk ba. dedi. Bakan kalkmak istemiyorum ama saat geç oldu. der gibi kalktı.

Bakana iyi geceler deyip ayrıldık. Dönüşte Ramazan Hoca; yarın ablasının ölüm yıldönümü olduğunu, ailenin en büyüğü olduğu için de akrabalarının kendi evinde toplanacağını söyleyerek, saat geç oldu demeseniz beş dakika da olsa evime buyurun, anlamında, bizi evine davet etti.

Gece saat 12.45. Biz Ramazan Hoca’nın evindeyiz. Sade bir ev. Oturduğumuz odada karşılıklı iki kanepe, bir kenarda tv. sehpası, orta sehpa, sehpanın üzerinde resim albümü… Bir köşede de katlamış iki adet namazlık. Hoca’nın hanımı o saate Nogay şay, Orus şay, ekmek ve baldan oluşan bir servis hazırlamış. Misafirperverlik bu kadar olur. Gece veya gündüz, ne zaman evlerine varsanız, ikram etmeden evden çıkarmıyorlar. Evinde beş dakika da oturtmayı kendileri için şeref olarak gören bir geleneğin evlatları olarak, ne kadar övünsek azdır. Günümüz toplumu ile kıyaslarsak. Aynı apartmanda oturup ta birbirini tanımayan, misafir geleceği zaman, suratını ekşiten, hatta anne babası birkaç günlüğüne kalmaya gelince bile, ne zaman gidecek? diye gözünün içine bakan bir toplum olmak üzereyken…

Hoca “Yazda Bır Avılda” kitabını imzalayarak dağıttı. Hamza bir dua okudu. Vedalaşıp otele döndük.

Sabah lobiye çıkıncaya kadar saat 9.30 oldu. Para bozdurduk. Kontör alabildik. Kahvaltı yapacağımız yere gittik. Kahvaltıda önce salata ve ekmek daha sonra, şiş kebaba benzer bir şey geldi. Her zaman olduğu gibi gene etli bir kahvaltı ettik.

ALAKAY AVUL

Alakay Avulda okulun bahçesinde bulunan müzeyi gezdik. Müzede, eski kitap, giyim, takılar, resimler, eşyalar, heykeller, çanak, çömlek, haritalar vb. şeyleri inceledik. Gezdiğimiz bütün müzelerde bir köşeye mutlaka “şımıldık” yapmışlar. Hani eskiden gelinin eve geldiğinde arkasına konup ta daha sonra “bet aşar” yapılan şımıldık. Burada da aynı gelenek devam ediyor. Şimdi bizde yapılmamaya başlandı. Bir geleneğimiz de tarihin derinliklerine gömülüyor… Müze 1877’de medrese olarak kurulmuş. Daha sonra okul, daha da sonra müze olmuş.

“Altın Elbiseli Adam” adlı tarihi buluntunun Nogay olduğu fakat Kazak topraklarında çıktığı için Kazakların sahip çıktığını, atalarımız diye övündüklerini burada öğrendik.

Köyün mezarlığına gittik. Tabınlara baktık. Mezarlıkta, bizim dağlarda da yetişen “kogen” dediğimiz, bir tür yabani erik ağacına rastladık. Burada da aynı ağaçlar var.

-Yoksa bu ağaç, Nogaylardın  bolgan yerında me osedı? dedi birisi. Gülüşmeler…

İlk mezar (burın, burın) veya çok eski mezar olan yere geldik ot adam boyu, ottan yürüyemedik birkaç taşa ulaşabildik. Taşlar çok eski ve yosunlanmış ve aşınmış olduğu için pek bir bilgi bulamadık. Bol miktarda pıtrak ve diken içinde mezardan çıktık.

ORAK AVUL

Orak Avul’da da okula uğradık. Okulu gezdik. Okul tatil fakat tamirat tadilat işlemleri yapılıyor. Dolaştık. Köylülerle konuştuk. Burada da bavursak ve ayakşay ikram ettiler. Sohbet ederken bunları da yedik. Köylüler, yanımıza gelip her şeyi soruyor. Buradan Türkiye’ye gidip gelenler olmuş 1882’de. “Oranşı” kabilesi veya tabını olduğunu söylüyorlar.

Büyük göç sırasında yüzde sekseni yollarda kaybolmuş, ölmüş. Türkiye’ye, Romanya’ya ulaşabilenler, oraya yerleşmiş. Bir kısmı başka yerlere nakil edilmiş. Bir kısmı, kaldıkları yerleri beğenmeyerek veya başka nedenlerle geldikleri yerlere geri dönmüşler. Nogayların göç yollarını araştırmak çok zor. Birebir net adres bulabilmek için çok ayrıntılı araştırmalar yapılması gerekir zannediyorum.

Bu akşam kandil. Buralarda kandil için özel bir şey yapılıp yapılmadığını tam olarak anlayamadık. Hamza, Bakan Valeri’ye bu akşamın kandil olduğunu, bir camide Kur’an okuyalım gibisinden bir şey söylediğini, Bakanın da, önemli olmadığını, yaşlıları camiye toplayıp, bize bir kandil töreni organize edeceğini söyleyince, biz buna çok güldük.

Biraz sonra buradan ayrılacağız. Köylülerin başı olan Murat, köylülerine bir şeyler anlatıyor, kulak misafiri oldum:

-Payhambarımızdın, kokke uşkan kunu meken? Ne eken. Sız mescitke cıynalyaksınız. Men de koy soyyakban. Bunlardı sıylıyakbız. diyordu. Bunu arkadaşlara anlattığımda, onlar da buna çok güldüler. Bunları söylerken o kadar saf ve temiz duygularla söylüyorlar ki içlerinde en ufak bir riya ve art niyet olmadığını bilmesek, çok garibimize gidecek…

Kuban Nehrinin kenarına giderek, nehrin sularında ellerimizi yıkadık. Türkiye ye götürmek üzere şişelere dolduranlar oldu. Bakan burada yüzdü. Keşke biz de yüzseydik… Su çok temiz akıyor kenarlarında insanlar yüzüyor, hayvanlar otluyor…

ACIKALA (KARTKEŞUV)

Arabalara bindik “Acıkala” denen yere geldik. Büyük bir düzlük. Düzlüğün sonunda uçurum gibi bir yer. Uçurumun bitiminde Prut ve Kuban nehri birleşiyor ve devam ediyor. Her taraf yemyeşil… Eskiden Burada büyük bir mescit varmış. Hacca gidecekler burada toplanır, törenlerle uğurlanırmış. Dönüşte gene burada toplanıp, dualar edilip, namaz kılınıp, evlerine dönerlermiş. Bu mescide de AKMESCİT derlermiş. Buranın diğer adı da “Kartkeşuv”. Arslanbek SULTANBEKOV’un “Kartkeşuv” şarkısını dinlediğimde pek bir şey anlamamıştım ama burayı görünce, şarkının ne kadar anlamlı olduğunu gördüm:

<<< [Acıkala – Kartkeşuv]

Kart ataydın mıratı, erekte kaldı

Akmescıttın ornına, kogelen bastı.

Acılerdın yolunda, avullar kalgan.

Burın zaman bu elde, bereket bolgan.

Kartkeşuv Kartkeşuv, aytba onu kerek tuv.

Sen bılesın korgesın, yas yurektı kesersın.

Bakanın bize hediye ettiği “şontay”lara Acıkala toprağı doldurduk. Bakan çok ince düşünceli. –Onda barganda atalarınızdın mezarına azakay azakay sebersınız. dedi. Bu toprağa gözümüz gibi bakıp saklayacağımız kesin… Burada saatlerce, hatta günlerce kalsak sıkılmayız herhalde. “Toprak çekiyor derler ya” Bu olsa gerek.

KIZIL TOGAY

Acıkala’dan ayrlırken içmizden bir şeyler kopmuş gibi, sanki buralar bizimmiş de bizi başka bir yere, geri dönmemek üzere götürüyorlarmış gibi garip hislerle ayrılıyorduk. Bir de buralarda yaşayan, Kuban’da atını sulayan, koyunlarını Kuban nehri kenarında otlatırken, Akmescit’e bakıp Allah’ı düşünen, akşama mutlu bir şekilde evine dönen, buraların ilk ve gerçek sahibi atalarımızın, buralardan ayrılışını düşündüm. Bize zor gelen, Onlara nasıl gelmiştir acaba…

Büyük bir vadi olan, Kızıl Togay’a geldik. Etrafı dağlarla çevrili, ortası büyük bir düzlük… Böyle yerlere “Togay” deniyor. Burada çeşitli köyler var. Abazalar, Yunanlar daha ileride Çerkezler, Çeçenler ve Nogaylar… Köyler ara ara devam edip gidiyor, koca ovada. Baharda her taraf kızıl güllerle kaplandığı için, buraya Kızıl Togay demişler. Manzara şahane, şu anda kızıl güller yok ama bahar aylarında buraları görmek isterdim.

TOKTAMIS AVULU

Toktamıs Avulundayız. Burada akşam namazı kılınacak ve kandil gecesi için mevlit okunacak. Fakat burada okunacak mevlidi kimse anlayamayacağı için, -Kur’an okur vaaz ederiz. dedi. Hamza. Vaazı da tam Nogayca olmaz ise anlayabileceklerini zannetmiyorduk.

Önce mezara uğradık. Toktamış Han’ın oğlunun Kurganı oluğunu söyledikleri yeri gördük. Tabın-tamgaları inceledik. Akşam ezanı okundu. Köylüler toplandı. Namaz kılındı. Hamza Hoca Yasin okudu. Nogayca dua etti. Vaaz etti. Nogayca olarak vaaz ederken oldukça zorlandı. Çıkışta Bakan Kazakov –Aruv ayttın da kobusu Turkşe anlayalmadık. diye espri yaptı. Hamza da –Avdaralmayman Valeri Şokam. dedi.

Yemek hazır. Et haşlaması ağırlıklı bir yemek yedik. İkram gene süper… “sıylandık” yani.

Yaşlılar güzel sözler söyledi. Bu gece mübarek gece olduğu için, köyün imamı şarkı, şın söylenmesine pek taraftar olmadı. İmamlara çok saygı gösterdikleri için, kimse bir şey diyemedi. Yaşlı ataylardan birisi “Kubugul”dan bir “kesek” anlattı. “taza Nogayşa” söylediği için çok hoştu. Bir kısmı şöyleydi:

-Kubugul’dun asılın bılıyık bolup Toktamıs Kan ızleydı. Sol zamanda soray soray kım bıledı? dıydı. Onu Nayman mıllet bıledı dıydı. Nayman mıllettı şakırgan zamanda. Nayman mıllet aytadı: Men bılmeymen. Onu bıledı Bulgarlar. Bulgar aytadı: Onu bıledı. dıydı. Kıpşaklar. Kıpşaklar aytadı: Onun asılın bılıyık bosanız, menım 370 yaşın yaşagan Sıbravını sırtka tıyrav bar. dıydı. Sonu akesenız. So bılıyık, Kubugıl’dın asılın. dıydı. Toktamıs Kan, altı gozdu yaktıradı. Altı goz degenın, altı mazallı yas. Bezben kotertıp, almaga bargan zamanda, nav 360 yasın yasagan  Sıbravındı Sırt Karşırav. dıydı. Aruv tısın bosagan, dıydı. Azuv tısın kelpetben kaktırıp, cıbek tızdırgen, dıydı. Belıne botav bavdırgan, koluna almas komdurgen, gaz ayaktı ıldırıp, altı gozdu yaktırıp, 370 yasın yasagan Sıbravındı Sırt Karşırav aytadı: Şın ayaktı kolga ıslap,  bal suvdı sımırgen, bal yurekke tuskende, buyrek bavman pıskende, Sıbravındı Sırt Karşırav Kubugul’dun asılın şeşıp baslar, dıydı. So zamanda aytadı: Toktamıs Kan, dıydı, kırk kırsavlı, şıgaragından şıgıp kaşar, Kubugul. dıydı. Kuvup ta bargan askerıne, kum kopturur, Kubugul. dıydı.

<<< [Toktamıs  Avulda  Kubugul anlatan  adam]

Atam anlattıkça anlattı. Epey zaman sonra, oradan geç vakitte otele döndük.

Ertesi sabah eşyalarımızı toparladık. Bakan Valeri KAZAKOV yeni çıkan kitabını getirmiş. Bize birer imzalı kitabını hediye etti.

Kahvaltı için yol üstünde bir yere gittik. Önce, domates ve salatalık. Üzerine kaymak (krema) dökmüşler, değişik bir salata. Salatayı atıştırırken, Her zaman olduğu gibi et ve patates kızartmasından oluşan ana yiyecek geldi. Kahvaltı bitti. Rayon başı olacak aday Muhammed’le burada vedalaştık. Birinci “şek”ten (Karaçay-Çerkez, Stavropol sınırı) rahatça geçtik. Biraz daha ilerledik. Bakan Valeri ve Murat’la da “Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti” yazan sınır levhasının yanında vedalaştık. Bakan Valeri KAZAKOV bir problem olursa telefon edersiniz diyerek bizi uğurladı. Böyle alçak gönüllü, misafirperver bir bakanımızın olması çok hoşumuza gitti...

Stavropol sınırında problem çıkar mı? Çıkmaz mı? derken, buradan da geçtik. “Nogay kasabı” Suvorov’un Nogayları kandırarak katlettiği yerlerden geçerek Kanglı (Sörkavul) Avuluna ulaştık.

Tarihte en çok şehit veren, katliama uğrayan, ne kadar şehit verdiği sayılarla tespit edilemeyen ve bu kadar şehidi hiçbir zaman siyasi meta olarak kullanma ihtiyacı hissetmemiş. Bizi kestiler, bizi doğradılar diye feryat figan etmemiş, yaygara koparmamış. Bu yolda ölmeyi, şehit olmayı sadece şeref saymış. Asil bir millet…

Burada resimler gördük. Suvorov ile Nogaylar beraber yemek yiyorlar. Bu nedir? Dediğimizde. Suvorov’un, Nogaylara anlaşma teklif ettiğini ve barış yemeği yemek için koyunlar kesilip, yemekler yendiği, daha sonra namaz vakti gelince, Nogayların namaza durduklarında, Suvorov’un kalleşçe katliama başladığını bu yüzden çok sayıda Nogay’ın katledildiğini söylediler.

KAGLI (SÖRKAVUL)

Meryem diye bir teyzenin evine geldik. Hava oldukça sıcak. Meryem Teyzenin serin bir bahçesi olan evinde ellimizi yüzümüzü yıkadık. Hemen, hazırlanmış olan masaya geçtik. Patatesli kazan börek yapmış. Kadının kocası yok galiba. Evde, bir kızı bir de küçük 7-8 yaşlarında kız torunu vardı. Bize ne ikram edeceğini şaşırdı. Salona geçtik. Sade bir Nogay evi. Ama raflarda kitap dolu. Meryem Teyze emekli. Çocuk bakıcısı olarak çalışmış. Bize şiirler okudu, bozlavlar okudu. Biraz dinlenip sohbet ettik. Buradan Türkiye’ye çok Nogay’ın göç ettiğini, hatta geri dönenler olduğunu, dönüşte Rusların karşı koyduğunu, dönenlerin civardaki kırk köyden birleşip, savaşarak köye yerleştiğini anlattılar. O yüzden buraya sörk avul dendiğini söylediler. Ama bizim eski kart ataylardan bazıları “Biz Sörkavuldan gelmişiz” “Meskuv’den gelmişiz.” derlermiş. Önceden de “Sörkavul” (Kırkavul) deniyorsa, anlatılanlar biraz çelişkili gibi geldi bana.

Meryem Teyze elindeki kitaplardan birkaç tanesini tereddüt etmeden bize verdi. –Men alırman, zatta bar. dedi.

Okulun müzesini gezdik, köylerin okullarında, birer müze yapıp, çocuklara ve gelen konuklara, eski gelenek görenek, giyim kuşam gibi şeyleri tanıtmaları çok güzel bir gelenek. Çocuklarda eski şeylerden haberdar oluyorlar. Bizde de çoğu şeylerin unutulduğu şu günlerde, elimizde eskilerden kalan ne var ne yok toplanıp, olmayan şeylerin de zaten hızla azalan yaşlılara sorulup, aslına uygun bir şekilde yapılıp müzeye konması gerekir. Türkiye’de hangi köyde, nerde bir Nogay müzesi var acaba?

Mezarlığa varmak için demiryolunu geçmek lazım. Mezarlıkta gene eski ve yeni mezar taşları yan yana. Tabın-tamga burada da bir hayli fazla bizim köylerdeki tabınlar la aynı olanlar da var. Meryem Teyze bizimle mezarlığa kadar geldi o sıcakta bizi orada bekledi.

Meryem Teyzeden de bir ablamızdan veya teyzemizden ayrılıyormuş gibi, vedalaşarak ayrıldık.

Şoförümüz Murat’ın ablasının “Tuvgan Kunu” imiş. Murat uğramadan gidersem ayıp olur diyerek bizi oraya götürdü. Onbes dakika kalalım çıkarız diyordu. Olur mu? Eve vardık ki masa donatılmış. Kazan börek, kaymak, tatlı, kuru üzüm, taze üzüm, meyve ve içeceklerden oluşan bir masa hazırlamışlar. Bizi hemen masaya aldılar.

Yola devam ettik. Mihmandarımız Zalımkan’ın köyüne da uğrayıp Onu bırakmamız gerekti. Onun köyü de yolumuzun üstündeymiş. Zalımkan’ın eşi de bavursak ve Nogayşaydan oluşan bir menü hazırlamış. Eve girmeden gidersek çok içerleyeceğini söyleyince  burada da biraz oturduk. Zalımkan,

-Törümde oturunuz, dedi. Çıkarken su ikram etti. Su içilirse geri gelinirmiş. Misafirperverliğin böylesi görülmüşümdür…

Terekli Mektebe geldiğimizde saat 21.00 sularına gelmişti. Buradakiler bir saatten beri bizi bekliyorlarmış. Gidilecek yerler ayarlandı.

Yeni ev sahibimiz, konakbayımız Asker’in evine geldik. Asker Emre ve beni götürdü evine. Eve geldik. Evde kimse yok. Ev sahibemiz olan, Askerin karısı Münire düğüne gitmiş. Asker, Onu almaya gitti. Biz duş alıp eşyalarımızı yerleştirdik. Oturup dinlenmeye geçtik.

Birazdan asker ve karısı geldi. Çay hazırlamış. Çay içerken, yeni konakbaylarımız bizi, biz onları tanımaya çalışarak, buradaki ve Türkiye’deki Nogayların adetlerini karşılaştırarak geçti, sohbetimiz.

Askerin karısı Münire gaz dağıtım bürosunda çalışıyor. İki kızları varmış. Onları hiç görmedik. Düğünden sonra anneannelerinde kalacaklarmış. Biz rahatsız olmayalım diye düşünmüş olmalılar. Asker, polis komiseri, yani adamın adı asker. Görevi polis komiseri. Terekli’de Asker gibi 15 komiser, 150 polis görev yapıyormuş. Asker sabah üstlerinden talimatlarını alır, kendi astlarına uygulatırmış. Akşam yatarken, bize:

–Tangla, (erten) erte ketıyıkben, 7.45’de maşın yıbereyım, sızdı aketır. dedi. Yattık.

Sabah kalktık, hazırlandık. Dışarı çıktık. Evde kimse yok. Maşın (araba) ve iki polis bizi almak için geldi. Tam arabaya binerken, ev sahibemiz olan Münire; -Aketbenız! diye bağırarak geldi. –Konaklarımdı as ışırmeden yıbermem. dedi. Bu arada Münire neden işe gitmiyor? Çünkü “Tınşayuvda” yani izinde.

Zaten hazır olan kahvaltımızı ettik. Valiliğe geldik.  Biraz bekledik diğerleri de geldiler.

Terekli’de çıkan Nogay gazetesi “Şöl Tavısı” Gazetesini ziyaret ettik. Röportaj verdik.

Gazetedekiler, bizim konuşmalarımızı hayretler içerisinde dinliyorlar. Sanki hiç Nogayca konuşan kimse görmemiş gibi dinliyorlar. Gazetenin önünde resim çektirdik ve oradan ayrıldık.

<<< [Mini Konser]

Konser salonunda mini bir konser hazırlamışlar. Onu dinlemek üzere konser salonuna gittik. Yahya, buranın yetkilisi. Bize, mini bir konser hazırlamış. Ekipte 10-12 kişi vardı. Salonda konser hali almış bizi bekliyorlar. Yahya konserden önce bir konuşma yaptı. Müzik ekipleri, sanatçıları, halkoyunları ekipleri (Mamatekey) olduğunu. Yüksek okul mezunu kişilerin çok olduğunu söyledi. Dışarıdaki Nogaylardan buraya gelenlerin olduğunu, birlik ve beraberlik olması gerektiğini, akrabalık bağlarının artırılması gerektiğini ve buna benzer güzel bir konuşma yaptı. Konseri dinledik. Bir bayan şarkıcı, şarkı söyledi. Bir erkek sanatçı da Dombıra ile bir solo geçti. Yahya 1998’de Türkiye’ye gelmiş ve “Nogay şay” şarkısı ile hafızalarımızda yer etmişti. Kobuzu aldı ve O da ufak bir konser verdi. “Nogay şay” dinlemeden oradan ayrılmadık haliyle. Konser çok hoşumuza gitti, mest olduk diyebilirim. Tamamen Nogay bir ekipten, Nogayca şarkılar ve müzikler dinlemek, herkese nasip olmaz.

Çarşı kurulan yeri gezeceğiz.  Sıra sıra küçük dükkanlar, sebze, meyve, giyim eşyası satılan ve bizim pazar dediğimiz bir yer. Kaset ve CD baktık. Mihmandarımız Şamil biz size birer kopya hazırlayıp vereceğiz dediği için, çarşı gezisini bitirdik.

Sokakta üzerlerinde Latin alfabesi ile “Nogay el” yazan gençler görmüştük. Onların yanına da uğradık, ayaküstü tanışma ve sohbet edildi.

Öğle yemeği Vali yardımcısı Nizameddin Bey’in evinde yenecek. Ev sahibemiz gene sofrada kaşık koyacak yer bırakmamış. Et, sorpa (bılamık), ayakşay, kavun, karpuz, tatlı suv (meyve suyu). Burada, bizim “bılamık” dediğimiz çorba çeşidine, “sorpa” diyorlar. Bildiğimiz “sorpa”ya da  “sorpa” diyorlar. Yemeğimizi yedik. Misafir ağırlama hususunda çok hassaslar dedik ya. Göç zamanında, Türkiye’ye gelen Nogaylardan iki kişi, gezerken, yolları bir hana düşmüş. Hancı bunları ağırlamış. Yedirmiş içirmiş. Bizimkiler giderken, hancı para istemiş. Bizimkiler şaşırmış ne parası? “Em konak etesın, emı de akşa tıleysın”. diye hancıyı dövmüşler. Yani konak olmak değil, konak almak şeref sayılıyor. Evine konak alan kişi kendini diğerlerinden seçilmiş hissediyor. Bu da asaletin diğer bir boyutu olsa gerek. Burada Nizameddin Bey’e bir parantez açmak istiyorum. Nizameddin Bey’in bir oğlu var, Muhammeddin. Çocuk mühendis, evli, karısı da doktor. Bir kızları var adı Süyümbike. Gelin atasına çok saygılı, doktor olduğunu bilmeseniz ev hanımı zannedersiniz. Çok sade ve alçakgönüllü.

ACI BİR HABER

Bu arada üzücü bir haber aldık. Nizameddin Bey’in gudasının (dünürü) ınısı (küçük kardeşi), aynı zamanda gelinin amcası, öldürülmüş. Apramtöbe avulundan. Adı Alıbek’miş. Alibek denince ben birden, bizi arabasına alan Alibek mi? diye düşündüm. Sormaya içim elvermedi, dayanamadım, sordum. Evet oymuş. Bu olay bizi çok üzdü. Gencecik bir adam. Olayın iç yüzünü bilmiyorlar, ama tanıdık biri diyorlar. Alıbek Sen me? demiş. Çağırmış. Ve tabanca ile öldürmüş. Bizi arabası ile köyünden alıp diğer köye kadar bırakan. Hacca niyetlenen bu genç adamdan kim, ne istemiş olabilir. Allah Rahmet Etsin.

<<< [Alıbek (sağdaki)]

KUNBATAR AVULU

Yemekten sonra üç arabaya bindik. Kunbatar Avuluna doğru yola çıktık.  Ben, Abdurahman Başkan, Emre Nizameddin Bey’in arabasına bindik. Köye 10 km. varken bizi karşıladılar. “sın tas”  dedikleri bir yer olduğunu ve çok değerli zatların burada yattığını görmemiz gerektiğini söylediler. Biz de merak ettik, en erken biz geldiğimiz için, köylülerle “sın tas”a doğru yola çıktık. Yollar tozlu ve dar. Bizim tarlalara giden köy yollar gibi bir şey. Epey gittikten sonra mezara geldik. Ufak bir tepeciğin üzerinde iki adet mezar taşı dikilmiş. Büyük bir saygı ile yanına gittik. Dua okuduk. Taşların dikiliş yönleri birbirini tutmuyor, değişik yönlere bakıyor. Bu bize bunların sonradan dikildiği intibaını verdi. Üzerlerinde gene süslü Arapça yazılar var. Emre tarihine baktı fazla da eski sayılmaz. 118 yıllık bir mezar. Üzerinde tabını var H şeklinde bir tabın.

Bu köy eskiden solhoz’muş, iyi koyun yetiştirdikleri için köyün girişine büyük bir merinos koçbaşı heykeli dikmişler. Yolun etrafı yavşan, ot. Hayvan yetiştiriciliği için çok uygun.

Oradan tozlu yollara düşerek köye geldik. Burası eskiden “solhoz”muş. Koyunculuk yapılırmış. Kiyiz dokunurmuş. Şimdi dokuma işi bitmiş. Tarlalar da boş bekliyor. Yeni yeni ekme gayretleri içine girmeye başlamışlar. Köy muhtarının evinde toplanmışlar. İki yaşlı ayyenin yanına gittik. Muhtar bunlara dedi ki,

–Mınavlarga Nogayca aytınız Orusşa aytbanız, dedi. Onlar da;

–Bız de Orusşa bılmeymız kı. deyince biz çok duygulandık. Bizim avullardakı ayyeler de Türkçe bilmiyorlar. Ayyeler oturdu, biz de karşılarına geçtik. Hatırlamıyorlar. Kamera karşısında biraz zorlanıyorlar. –Esıme tuspeydı. diyor birisi. Yavaş yavaş açılmaya başladılar. Biraz “şın”, biraz “diyar” okudular. Yemeğe geçtik.

Tekrar tekrar yazıyorum ama gelip görmeden olmaz. Masa donatılmış. Yemek yenirken, Nizameddin Bey bir tanıştırma konuşması yaptı. Diğer köylüler de konuşmalar yaptılar. Hoş geldiniz tarzında konuşmalar yapıldı. Köyün kadınları ve az önceki ayyeler, ayrı bir masada oturuyorlardı. Şarkı söylemeye başladılar:

Onekı turlu ornek bar, bet yavlukta diyar.

Oynayık ta kuleyık, kel savlukta diyar.

Tav arası taram taram togay eken,

Yengesıne sır’ın aytgan onmay eken.

Bu kayşımdı kayrar edım kara tasban,

Kara yandı satar edım adanaska.

Adanaska pışken koylek tar boladı,

Ekı suygen bırbırıne zar boladı.

<<< [Kunbatar Avulda şarkı söyleyen kadınlar]

Değişik değişik, “cırlar” ayttılar. Çok hoş insanlar. Bize yemek ziyafetinin üstüne, bir de müzik ziyafeti verdiler. Kunbatar’dan vedalaşıp ayrıldık.

Terekli’ye geri dönüyoruz. Bu gün de Asker’in konağı olacağız. Eve geldik. Münire bizi “as ışırmeden” gönderdiği için çok üzgün olduğunu söyledi. Yani etli bir yemek yedirmediği için, “as ışırmeden” gittiğimizi söylüyor. Yemeğe oturduk. Kapuska dolması, biber dolması, et, erik suyu, ananas meyvesi tatlısı, meyve. Menü gene zengindi. Asker, nöbetçi olduğunu ve gece karakolda olacağını söyledi. Tam bu sırada telefonu çaldı. Bir kız kaçırma olayı olmuş, hemen gitmesi gerektiğini söyleyerek gitti. Emre ve ben Münire Hanımla düğünler ve diğer adetlerle ilgili konuşurken, epey vakit olmuştu. Yataklarımız hazırlandı yattık.

Sabah kalktığımızda Asker gelmişti.

-Ne boldu, gızdı taptınız ba? dedim.

–Taptık, yarastırdık. dedi.

Burada, düğünü erkene almak için, kız kaçırma olayları normal karşılanıyormuş. Evden ayrılırken, evin hanımı Münire bundan sonra geldiğinizde; “Esıktı tevıp kırersınız.” dedi. Yani bizi artık kendi ailesinden biri olarak kabul ediyor. Biz de onlara aynı şeylerin geçerli olduğunu söyledik. Münire Hanım ve Asker’den minnet duyguları ile ayrıldık.

<<< [Konakbayımız Asker ve Karısı Münire]

Valilik önünde beklerken 60 yaşlarında bir Nogay şiir kitaplarını getirip bize birer tane hediye etti. İçeri girdik veda konuşmaları yapıldı. Konuşmalar yapılırken duygulandık. Dışarıda vedalaşma ve arabalara binme işlemi uzun sürdü. Herkes birbirine sarılıyor, tekrar görüşme dilekleri söyleniyor.

MOHAÇKALE’YE GİDİŞ

İki Lada ve Raşit’in Toyota cipi ile yola çıkıyoruz. Mohaçkale 230 km. Yollar pek iyi sayılmaz. Bizim şoför Ahmet adında bir polis. Ahmet çok süratli araba kullanıyor. Sınırları beklemeden geçiyoruz. Şoförümüz resmi kıyafetli olduğu için problem olmuyor.

Mohaçkale’de bir otele yerleştik. Otelde TV, klima, banyo var. Konfor iyi. Yemeği otelin lokantasında yedik.

NARBEK’İ ZİYARET

Raşit’in babası Narbek emekli, Dağıstan Başbakan yardımcısı (Orun Basarı). Bizi oldukça hoş karşıladılar. Narbek Ata oldukça duygusal konuşmalar yaptı.

Kendi durumunun iyi olduğunu fakat yüreğinin Nogaylar için çarptığını, onların da durumlarının iyi olmasını istediğini söylüyor:

<<< [Dağıstan’ın emekli Başbakan yardımcısı ve Raşit’in Babası Narbek]

-Rayonlardın basına osal osal ademlerdı salıp, rayonlardı yaman, osal ettıler.

-Et, teri, biyday, yün. Bunlarla ilgili küçük çaplı fabrikalar açılıp iş yapılabilir. diyor.

Ruslar, Nogaylara Türk kardeşleri yardım ediyor diye gıpta eder diyor.

-Bu yerler, sızın kındıkben baylangan yerlerınız.

Göç zamanı buradan Türkiye’ye ve başka yerlere gidenlerin, hali vakti yerinde kişiler olduğunu, buralarda kalanların yaşlı hasta ve fakirler olduğunu söylüyor. Şimdi de aynı şeyler oluyormuş. Buralarda iş alanları az olduğu için gençler iş alanları olan yerlere çalışmaya gidiyorlarmış. Buradaki verimli toprakların bomboş kalacağından korkuyorum diyor. Daha önce kimse söylemedi ama Narbek Ata; Ruslar, tarihimiz güçlü olduğu için bizim gelişip, büyümemizi istemiyor dedi.

Edige zamanında Nogaylar buralara 200 yıl hakim olmuşlar. Edige damadını (kuyev) bu günkü Kiev şehrine başkan yaptığı için, şehrin adı Kiev olarak kalmış. dedi.

-Sızlerdı yallap suyemız. diye devam etti. Daha çok konuşacaktı ama Raşit fazla uzatmadı. Geç kalacağız diyerek bizi çıkardı. Narbek Ata ile de vedalaştık.

Raşit bizi canlı müzik olan bir lokantaya getirdi. Kaburga, şiş, hamurdan oluşan akşam yemeğimizi yerken müzik dinledik. İki Nogay şarkıcı kız kardeş geldi. Nogayca şarkı söylediler. Gelip yanımıza oturdular. İkisi de üniversite öğrencisi. Türkiye’ye kurultaylara gitmişler. Bilinçli kızlar.

Ortak dil Rusça olduğu için konuşmalar Rusça, fakat lokantaya hangi milletten insanlar gelmişse, o dillerde şarkılar söyleniyor.  Otele geldik ve yattık.

Sabah kahvaltımızı otelde yaptık. Bugün Mihmandarımız Şamil de gelecek. Şamil geldi. Raşit bize hediye olarak, birer baston ve birer de hançer almış.

Mohaçkale’nin çarşısını gezeceğiz. Çarşı dedikleri yer bizim pazarlara benzeyen bir yer. Giyim eşyaları zaten Türkiye’den geliyor. Çin malı burada da çok. Hava da oldukça sıcak olduğu için çabuk bitiriyoruz.

TÜRKİYE’YE DÖNÜŞ

Saat dörtte havaalanına gideceğiz 7.30’da uçak kalkacak. Bir aksilik olmaz inşallah, diyor herkes.

Raşit ve Şamil bizi havaalanına getiriyor. Beklemeye başlıyoruz. Biletlerde problem var. Bekliyoruz… Raşit uğraşıyor. Fazla bilet satılmış… deniyor. Bekliyoruz. Dağıstan Havayolları İstanbul’a haftada iki sefer yapan tek şirket olduğu için yoğunluk var, uçaklar eski ve yolcu profili belli. Bavulcular… Bu yüzden firma uçaklara fazla önem vermemiş gibi…

Açıklamalar yeterli değil. Uçağa bineceğimize saat sekizde kontrolden geçinceye kadar emin olamadık. Yani dört saatlik stresli bir beklemeden sonra uçağa bindik 8.30’da uçak havalanacak. Gelirkenki manzara aynı. Bavul ticareti yapan kadınlar çoğunlukta. Nihayet havalandık ve Türkiye semalarını gece karanlıkta geçerek, İstanbul’a geldik. Gece İstanbul’u yukarıdan seyretmek bir başka oluyormuş. Manzara mükemmel…

On günlük seyahatimiz sağ salim bitmişti. Oralardan ayrıldığımıza üzüldük, evimize gideceğimize sevindik. İki arada bir derede kaldık. Nogay ellerini gördüğümüze, kardeşlerimizin bize ilgi ve alakasına, hasrete ve kavuşmaya, şükür ederek evlerimizin yolunu tuttuk.

Muharrem YILMAZ

Eylül 2008